
2017 yılında sivil toplum yolculuğuma başladım. Arsuz’da engellilik alanında neredeyse hiçbir sivil toplum çalışmasının olmadığı bir dönemde, doğru düzgün binası dahi olmayan, depoyu andıran küçücük bir yerde kendi derneğimizi kurduk.
Aslında bu mücadeleyi neden verdiğimin cevabı kendi hayatımda saklı.
Ben doğuştan bedensel engelli bir bireyim. Engelli bir insanın eğitimde, sokakta, ulaşımda, kamu hizmetlerinde ve sosyal hayatın içerisinde karşılaşabildiği güçlükleri yalnızca raporlardan okumadım; hayatımın farklı dönemlerinde bizzat yaşadım.
Belki de bu yüzden engellilik alanına hiçbir zaman yalnızca “yardım edilmesi gereken insanlar” penceresinden bakmadım. Engellilik benim için bir yardım veya merhamet meselesi değil; insan hakları, eşit yurttaşlık ve adalet meselesidir.
Bu nedenle yaptığımız bütün çalışmaların merkezinde mümkün olduğunca hak temelli yaklaşım oldu. Çünkü engelli bireyin erişilebilir bir şehirde yaşayabilmesi, eğitim alabilmesi, çalışabilmesi, bağımsız hareket edebilmesi ve karar mekanizmalarında temsil edilmesi bir lütuf değil; haktır.
Büyük bütçelerimiz yoktu. Derneğimizin sembolik denebilecek bir aidatı vardı. Ancak dernek yemeğinde toplanan paranın dahi hesabının sorulması, birkaç liralık katkının binlerce liralık medikal cihaz talebinin karşılığı gibi görülmesi üzerine aidattan tamamen vazgeçtim.
Maaşımın neredeyse tamamını bu mücadeleye harcadığım dönemler oldu.
Çünkü bu işten para kazanmadım; bu iş için para harcadım.
İsmimi gazetelerde duyurarak değil, mümkün olduğunca sessizce çalışarak ve yaptığımız işlerle bir yerlere gelmeye gayret ettim.
Yıllar içerisinde 20.000’den fazla medikal cihazın ihtiyaç sahibi engelli bireylere ulaştırılmasına katkı sunduk. Kaynak yetmediğinde kaynak bulduk; cihazları mümkün olduğunca adil biçimde gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaya çalıştık.
Ancak zamanla çok daha önemli bir şeyi fark ettim:
Bir insana tekerlekli sandalye vermek onun hayatını değiştirebilir; bir çocuğun zihnini değiştirmek ise gelecekte binlerce insanın hayatını değiştirebilir.
ASIL MESELEMİZ: EĞİTİM
2020 yılında kendi projem olan Engelsiz Koordinasyon Merkezi’ni Arsuz Kaymakamlığı bünyesinde hayata geçirdim.
Amacımız engelli bireylerin karşılaştığı sorunları yalnızca ortaya çıktıktan sonra çözmek değil, bu sorunları doğuran zihniyeti değiştirmekti.
Okul öncesinden üniversitenin son sınıfına kadar devam edecek bir engellilik farkındalığı modelini savunduk.
90 devlet okuluna, 30 özel okula gittik. Rehabilitasyon merkezlerinde eğitimler verdik; çocuklarla, gençlerle, öğretmenlerle ve ailelerle buluştuk. Seminerler, paneller ve çalıştaylar gerçekleştirdik.
Çocuklara engelli bireye acımayı değil, onunla eşit yaşamayı anlatmaya çalıştık.
Çünkü hak temelli yaklaşım tam olarak bunu gerektirir: Engelli bireyi korunması gereken pasif bir kişi olarak değil; hakları, tercihleri, iradesi ve toplumda eşit söz hakkı bulunan bir birey olarak görmek.
2022 yılında bu modeli büyütmek isterken yaşanan şikâyetler sonucunda görevden el çektirildim ve çalışma yarıda kaldı.
Proje yarıda kaldı; fikir kalmadı.
6 ŞUBAT BİZE BU FİKRİN NE KADAR HAYATİ OLDUĞUNU GÖSTERDİ
6 Şubat depremlerinde Hatay’da engelli bireylerin ihtiyaçlarının karşılanması ve medikal cihazların ulaştırılması için sahada çalıştık.
Sonrasında seminerlerde, panellerde, çalıştaylarda ve üniversitelerde afetlerde engellilik, erişilebilir tahliye, erişilebilir insani yardım, rehabilitasyon ve deprem sonucunda engelli kalan bireylerin yeniden toplumsal hayata katılımını gündeme taşıdık.
Çünkü öğrendiğimiz gerçek çok açıktı:
Afetten sonra engelliyi hatırlamak yetmez; afetten önce engelliyi hesaba katmak gerekir.
Bu çalışmaların hiçbirini yalnız başımıza yapmadık. Hatay Valiliği, Hatay Büyükşehir Belediyesi, bakanlıklarımız ve kamu kurumlarımız birçok çalışmamızda bize destek verdi ve kapılarını açtı.
Sivil toplum sahadaki sorunu görür ve çözüm önerir; o çözümü milyonlara ulaştırabilecek kurumsal güç ise devlettir.
ARSUZ’DAN TÜRKİYE’NİN EN ÜST MAKAMLARINA…
Mücadelemiz zamanla federasyon ve Engelliler Konfederasyonu düzeyine taşındı.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile görüştük. Engelli bireylerin sorunlarını ve taleplerini doğrudan aktardık.
Anayasa Mahkemesi Başkanı ile ÖTV istisnalı araç ve engelli bireylerin emeklilik haklarını görüştük.
Engelli istihdamının artırılması için Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu başta olmak üzere Türkiye çapında büyük etkiye sahip sendikalar ve işveren kuruluşlarıyla bir araya geldik.
Mecliste, bakanlıklarda ve kamu kurumlarında engelli istihdamından EKPSS’ye, ÖTV hakkından emekliliğe ve erişilebilirliğe kadar birçok konuyu gündeme taşıdık.
Sonrasında mücadelemizi uluslararası alana taşıdık. Birleşmiş Milletler toplantılarında engelli bireylerin temsilini savunduk; COP31 sürecinde erişilebilirlikten uluslararası işaret diline, refakat ve ulaşımdan engelli bireylerin karar mekanizmalarında temsil edilmesine kadar birçok konuda çalışıyoruz.
Bu süreçte milletvekillerimizin desteğini de gördük. Özellikle ismini vermek istemediğim bir Hatay milletvekilinin yıllardır bize açtığı kapıları ve verdiği desteği unutamam.
Bazen en kıymetli destek kameraların önünde verilen değil, kimse görmezken açılan kapıdır.
BİZİM MESELEMİZ FOTOĞRAF ÇEKTİRMEK DEĞİL
Bazen “Gidip fotoğraf çektiriyorsunuz ama şu hakkımızı alamadınız” deniliyor.
Belki bu yazının altına da yazılacak.
Ama önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor:
Biz hak veren makam değiliz; hak savunan sivil toplumuz.
Kanun çıkarma, atama yapma, bütçe tahsis etme veya tek başımıza bir hakkı verme yetkimiz yok.
Bizim yetkimiz yok; sesimiz var.
Bütçemiz yok; mücadelemiz var.
Karar verme gücümüz yok; karar verene gerçeği anlatma sorumluluğumuz var.
Üstelik bu mücadeleden aldığımız 1 TL dahi kişisel kazanç yok. Tam tersine, maaşımızın neredeyse tamamını bu işe harcadığımız dönemler oldu.
Ve belki en düşündürücü tarafı şu:
Eleştiri konusunda oldukça kalabalığız; hak savunuculuğuna omuz verme konusunda ise çoğu zaman çok yalnızız.
Buna rağmen yılmadan çalışıyoruz.
Çünkü hak savunuculuğu alkış geldiğinde yapılan bir iş değildir. Bazen kimse yanınızda değilken de doğru bildiğiniz şeyi savunmaya devam etmektir.
Bizim mücadelemiz bir fotoğraf karesinde başlamadı.
Bir fotoğraf karesinde de bitmeyecek.
SONUÇTA YİNE AYNI YERE GELİYORUZ
Bunca yıl, binlerce insan, 20.000’den fazla medikal cihaz, 120 okul, deprem, paneller, çalıştaylar, Meclis, bakanlıklar ve uluslararası toplantılardan sonra vardığım sonuç değişmedi:
Engelli bireylerin yaşadığı birçok sorunun temelinde yalnızca mevzuat eksikliği değil, eğitim eksikliği vardır.
Bugün rampanın önüne aracını bırakan yetişkin, dün erişilebilirliğin neden önemli olduğunu öğrenmeyen çocuktur.
Engelli yolcuyu yük olarak gören şoför, dün engelli bireyle eşit yaşamayı öğrenmeyen öğrencidir.
Engelli vatandaşa nasıl yaklaşacağını bilmeyen kamu görevlisi de bu eğitimi almadan yetişmiştir.
Bu nedenle engellilik ve dezavantajlı gruplarla birlikte yaşam eğitimi okul öncesinden başlamalı, üniversitenin son sınıfına kadar her yıl devam etmelidir.
Anaokulunda birlikte yaşamayı…
İlkokulda doğru iletişimi…
Ortaokul ve lisede erişilebilirliği, eşitliği ve insan haklarını…
Üniversitede ise herkes kendi mesleğinde engelliliği öğrenmelidir.
Mimar erişilebilir tasarımı, öğretmen engelli öğrenciyi, sağlık çalışanı engelli hastayla iletişimi, kamu görevlisi engelli vatandaşın haklarını bilerek mezun olmalıdır.
Devlet memurları, belediye çalışanları ve toplu taşıma şoförleri için de düzenli hizmet içi eğitimler verilmelidir.
Çünkü hedefimiz engelli bireyin hakkını daha iyi aradığı bir Türkiye olmamalıdır.
Hakkını sürekli aramak zorunda bırakılmadığı bir Türkiye olmalıdır.
Rampanın önüne aracını park etmeyen insan bunu cezadan korktuğu için değil, oradan başka bir insanın geçeceğini bildiği için yapmalıdır.
Engelli bireyin eğitim, istihdam, erişilebilirlik ve bağımsız yaşam hakkı bir yardım kampanyasının konusu değil, eşit yurttaşlığın gereği olarak görülmelidir.
İşte bu yüzden:
Kanun davranışı sınırlar. Eğitim insanı değiştirir.
Yardım geçici olabilir; hak ise kalıcıdır.
Biz Arsuz’da 90 devlet ve 30 özel okulun kapısını çalarak başladık.
Şimdi bu anlayışı Türkiye’nin bütün okullarına taşımanın zamanı.
Çünkü engellilik alanındaki en büyük devrim, mevzuatta değil zihniyette; en güçlü mücadele ise yardım temelli değil, hak temelli bir anlayışta başlar.

